21 Aralık 2016 Çarşamba

Meryem Onat'ın Kaleminden Bir Masal ve Bir Hikaye

Meryem Onat'ın Kaleminden 
Bir Masal ve Bir Hikaye


PELİN’İN ŞANSI

            Bir kız varmış. Bu kızın adı Pelin'miş. Pelin on bir yaşındaymış. Altıncı sınıfa gidiyormuş. Pelin çok çalışkan bir kızmış. Dersleri hepsi çok iyiymiş. Ailesi ile birlikte İstanbul’da yaşarmış.
            Okul bitmiş. Tatil olmuş. Pelin’in karnesi çok iyiymiş. Babası Pelin’e hediye olarak onları pikniğe götürmüş. Piknikte çok eğlenmişler. Pelin kardeşi Selin ile ip atlayıp top oynamış. Yemekler yenip oyunlar oynanmış. Pelin kozalak toplamayı çok severmiş. Pikniklerde en sevdiği şey kozalak toplamakmış. Hatta odasında 3 kutu dolusu kozalağı varmış.
            Pelin kozalak toplamaya başlamış. Ailesinden habersiz şekilde uzaklaşmış. Bir, iki, üç, dört kozalak derken kaybolduğunu fark etmiş. Arkasına bakınca ailesini görememiş. Hava kararmış.
            Ailesi, Pelin arkalarında sanarak gitmişler. Pelin her yeri aramış. Ama kimse yokmuş. Pelin çok korkmuş. Hem de çok. Ağlamaya başlamış. Sonra birden bir ses duymuş:
            - Hey! Sen neden ağlıyorsun?
            Bu ses pamuk kadar yumuşak, kar kadar beyaz bir tavşandan geliyormuş. Bu tavşan tüm tavşanların kraliçesi Pamuk’muş. Pamuk’u tüm tavşanlar çok severmiş ve ona saygı gösterirmiş. Tabii ki Pamuk da onları severmiş. Pelin, Pamuk'a cevap vermiş:                
            - Kayboldum. Ailem ortalarda yok. Ama sen konuşabiliyorsun. Bu nasıl olur? Daha önce hiç konuşan bir tavşan görmemiştim.
            - Göremezsin tabii, çünkü ben onlara insanlarla konuşmalarını yasakladım. Ve sen kimsin diye sorarsan, ben tavşanların kraliçesi Pamuk’um. Biz tavşanlar insanlarla konuşmayız. Sadece iyi insan olduğunu anladığımız insanlarla konuşuruz. Sen iyi birine benziyorsun. Aileni kaybetmene üzüldüm. İstersen ailen bulunana kadar burada kalabilirsin.
            - Ama ben çok büyüğüm. Sizin yuvanızı oluşturan deliğe ben sığamam ki. Keşke kalabilseydim. Şey ben bir şey söyleyeceğim. Ben sana Pamuk mu diyeyim? Yoksa kraliçe mi diyeyim?
            - Bekle, ben sana küçültme iksirini getireyim. Sen bana Pamuk diyebilirsin. Ama bir isteğim olacak. Ailen seni bulduğunda tavşanların konuştuğunu onlara söyleme. Tavşanların konuştuğu aramızda sır olsun. Ara sıra seni ziyarete gelirim. Tamam mı? Sormayı unuttum. Senin adın ne?
            - Tamam Pamuk’çuğum. Seni bekliyorum. Benim adım Pelin. Tanıştığımıza memnun oldum.  
            Pamuk, delikten aşağı atlamış. Tam iki dakika sonra, elinde Pelin’in en sevdiği renk ile yani mavi renk bir iksir ile geri dönmüş.
            - Al Pelin, bunu iç, hemen küçülürsün.
            Pelin iksiri içmiş, tadı elmaya benziyormuş. İksirden bir yudum alınca tavşanların boyutuna dönmüş.
            - Teşekkür ederim Pamuk. Bir şey soracaktım. Ben senle birlikte gelirsem bana kızarlar mı?
            - Merak etme, kızmazlar. Benim getirdiğim kişilerin iyi olduğunu bilirler. Ve rica ederim. Hadi atla. Korkma, sana bir şey olmaz. Aramızda kalsın. Aşağıda zıpzıp var. Siz partilerde pasta yiyip dans edersiniz ya, biz de havuç yiyip zıpzıpta zıplarız. Sen geldiğin için parti yapacağız. Üç dediğimde atlıyoruz. Bir, iki, üç. Haydi atla.
            Ve atlamışlar. Pelin biraz zıplamış. Ondan sonra Pamuk’un odasına gitmişler. Çok güzelmiş. Odada iki televizyon varmış. Biri kamerayı, öbürü de dizileri gösteriyormuş. Beyaz ve siyahmış. Bir bilgisayarı varmış. Bir de uzun bir koltuk ile, Pamuk’un elbiselerini koyduğu dolabı ve üç yatak varmış.
            - Neden odanda 3 yatak var. Odan çok güzelmiş Pamuk. Çok beğendim.
            - Yatakların biri benim, diğeri senin ve üçüncüsü de zıplamak için. Hadi uyuyalım. Çok uykum var. Yarın parti için dinç olmalıyız. İyi geceler Pelin.            
            Pelin uyandığında odada kimse yokmuş. Pamuk, Pelin’in yatağının yanına bir not bırakmış. Notta aynen şöyle yazıyormuş:
            "Pelin, ben şimdi parti için hazırlık yapıyorum. Sen televizyon izle. Ama beyaz olanı izle. Siyah olan kamerayı gösteriyor. Umarım çikolatalı pasta seviyorsundur. Birazdan gelirim."
            Pelin biraz televizyon izlemiş. Tam sıkılmaya başlamış ki Pamuk gelmiş.
            - Sonunda gelebildin. Sıkıntıdan patladım. Bundan sonra beni de uyandır olur mu?
            - Ama Pelin o kadar tatlı uyuyordun ki uyandırmaya kıyamadım. Parti hazırlıkları bitti. Akşam parti var. Sana göre kıyafetler hazırladım. Onları giyebilirsin. Bunu herkese söylemem ama sana söyleyeceğim. Seni çok seviyorum.
            - Teşekkür ederim. Ben de seni çok seviyorum. Ve güzel bir elbise görürsem giyebilirim. Kurt gibi acıktım. Yiyecek fazladan havuç var mı?
            - Evet var, fakat sana vermem.
            - Aaaa, ama neden?
            - Çünkü insanlar için hazırladığımız kahvaltılıklar var.
            - İyi o zaman, hadi yemek yiyelim.
            - Kusura bakma, sana burayı gezdirmeyi unuttum.
            - Önce kahvaltı yapalım, sonra gezeriz.
            - Tamam olur.
            Böylece Pelin ilk defa anne ve babası olmadan kahvaltı yapmıştı. Bu biraz zor bir duyguydu. Anne ve babası Pelin’i çok merak etmişlerdi. Ama Pelin emin ellerdeydi. Pamuk Pelin’e annesizliği ve babasızlığı hissettirmemeye çalışıyordu.
            Böylece dört beş saat geçmişti. Partinin başlamasına sadece yarım saat kalmıştı. Pamuk, kendisi için pembe uzun bir elbise, Pelin için ise uzun mor bir elbise tercih etmişti. İkisi de çok güzel olmuştu.
            Ve parti başladı. Pelin pastasını, tavşanlar da havuçlarını yediler. Tavşanların bir kuralı vardı. Bu kural ise, saat on iki, yani gece yarısı olunca herkes yatardı. Ve saat gece yarısı olmak üzereydi. Ve herkesin çok uykusu vardı. Ve nihayet müzik sustu ve parti bitti.
Tüm tavşanlar gitmişti. Sadece Pelin ve Pamuk kalmıştı.
            Pamuk etrafı düzenlemeye başladı. Neyse ki tavşanlar hiç dağınık değildi. O sırada Pelin yatakta zıplıyordu. Ortalığı toplama işlemi bitmişti.
            Pelin ve Pamuk uyumaya gitmişler ve uyumuşlar. Pelin, sabah uyandığında karşısında Pamuk’u görmüş. Pamuk çok mutluymuş. Çünkü Pelin’in ailesi dışarıda Pelin’i arıyormuş.
            Pelin herkesle vedalaşmış. Mavi iksiri içmiş. Ailesinin yanına gitmiş. Ailesi çok mutlu olmuş. Pelin'in neden bu kadar sağlıklı ve dayanıklı olduğunu kimse bilememiş. Pamuk da bazen Pelin’i ziyarete geliyormuş.                                                                                                EVET SEVGİLİ ARKADAŞLAR!
            SAKIN PİKNİKTE AİLENİZİN YANINDAN AYRILMAYIN. PELİN GİBİ ŞANSLI OLMAYABİLİRSİNİZ. AKSİ TAKTİRDE SİZİ PAMUK BİLE KURTARAMAZ.
VE SON

                  MERYEM      ONAT

  
 -----------------------------------------------------------------------


ESRA'NIN YAŞADIKLARI

            Bir kız varmış. Bu kızın adı Esra imiş. Esra çok güzel ve çok tatlıymış. Okulunda müdürden tut, öğretmene kadar, herkes Esra’yı çok severmiş. Ne olduysa o gün olmuş. Babası Esra’ya demiş ki:
            - Esra, kızım hadi git ve bavulunu hazırla.
            - İyi ama neden baba? Tatilde değiliz ki.
            - Cumartesi günü taşınıyoruz kızım.
            - Ama baba şimdi taşınamayız. Ben arkadaşlarımdan ayrılamam.
            Bunları söyleyen Esra, odasına gidip ağlamaya başlamış. Çok ağlamış. Sonra istemeye istemeye bavulunu hazırlamaya başlamış. En sevdiği elbiseleri koymuş. Kırmızı benekli elbisesi, mavi olan pembe çiçekli elbisesi, beyaz olan pembe kalpli elbisesi, düz siyah olan bir elbisesi, üç kot pantolonu, iki eteği, dört tişörtü, takıları, birlikte yattığı ayıcığı, barbi bebeklerini koymuş pembe bavuluna. Sonra üzgün bir şekilde babasının yanına gitmiş. Ağlamaklı bir sesle babasına demiş ki:
            - Babacığım, bavulumu hazırladım.
            - Aferin kızım.
            Derken beklenen gün gelmiş. Esra, arabaya tam binecekken, kendisine seslenildiğini duymuş. Bu ses, sınıftaki kız arkadaşlarından geliyormuş. Hepsinin elinde birer tane hediye varmış. Esra hediyeleri toplamış, arkadaşlarıyla vedalaşmış. Ve yola çıkmışlar.
            Esra yolda hediyeleri açmış. Hediyelerin hepsi çok güzelmiş. Bu hediyeler aynen şöyleymiş. Kırmızı ve kalpli bir taç, kalın ve eğlenceli bir kitap, üç tane silgi, iki uçlu kalem.      Sonunda taşındıkları eve gelmişler. Eskiden evleri küçük olduğu için, Esra ve iki kardeşi aynı odada kalıyorken, şimdi kendine ait bir odası varmış. Odasına gitmiş yatağına uzanmış. Arkadaşının aldığı kitabı okumaya başlamış. Ama okuduğundan hiç bir şey anlayamamış. Çünkü aklı hep arkadaşlarındaymış. Arkadaşlarını düşüne düşüne uyuyakalmış.
            Uyanır uyanmaz annesinin sesini duymuş. Annesi onları yemeğe çağırıyormuş. Herkes sofraya oturmuş, yemeklerini yemişler. Sofrayı kaldırmışlar. Birden kapı çalınmış. Gelen komşularıymış. Esra, komşulara hoş geldiniz dedikten sonra, odasına gitmiş. Uyumuş.
            Uyandığında annesi kahvaltıyı hazırlamış. Esra kahvaltısını bitirmiş, tam kalkacakken annesi Esra’ya demiş ki:
            -Esra, dolabında yeni okulunun kıyafetleri var. Onları giyin, seni yeni okuluna götüreceğim.
            - Peki anneciğim, demiş Esra.
            Yeni kıyafetlerini giymiş. Yeni okuluna varmışlar. Güzel bir okula benziyormuş. İlk dersleri Türkçeymiş. Türkçe öğretmeleri Deniz Hanım, onların sınıf öğretmenleriymiş. Esra’yı ve bir kızı yan yana oturtmuş.
            Eve dönerken çok yorgunmuş Esra. Herkes onunla tanışmak istemiş ama Esra kimseyle tanışmamış. Ve o gün derslere hiç katılmamış Esra.
            Eve girmiş. Elini yüzünü yıkayıp giyinmiş. Yemeğini yemiş ve ödevlerini yapmış. Şehir kütüphanesinden aldığı kitabı bir gün sonra teslim etmesi gerekiyormuş.
            Pazar günü vermek isterdi ama kütüphane pazar günü kapalıydı. Kitabı açtı ama canı pek okumak istemiyordu. Yine de kitabı okudu ve bitirdi. İlk baktığı gün çok beğenmişti, çok istemişti o kitabı. Oysaki hiç beğenmiyordu şimdi.
            Pazartesi günü okula gitti, sırasına oturdu. Sıra arkadaşı çok iyi sevecen ve güler yüzlü birisiydi. Adı ise Damla idi. Esra, Damla’yı sevmeye başlamıştı. Hiç tahmin etmiyordu ama Esra tüm sınıfın hatta tüm okulun en sevilen öğrencisi oldu.
            Aynı eski okulundaki gibiydi her şey. Hatta eski okulundan daha güzeldi burası. Esra çok mutluydu artık, hiç olmadığı kadar…
            SEVGİLİ ARKADAŞLAR! YENİ GÖRDÜĞÜNÜZ (sizin yaşınızdaki) KİŞİLERE ÖNYARGIYLA YAKLAŞMAYIN LÜTFEN.
            ÇÜNKÜ ÖNYARGI KÖTÜDÜR. HATTA SİZ BAŞKALARINA YAKLAŞIP ARKADAŞ OLMAK İSTERSENİZ ÇOK İYİ OLUR.
            HEM DE HEP KAZANAN SİZ OLURSUNUZ. BEN HEP BÖYLE YAPARIM ;)


             MERYEM ONAT

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder